Ela ve Nil'in Doğum Hikayesi-Duble Anne


   Ela ve Nil’in Doğum Hikayesi

Aylardır özlemle beklenen kavuşma anı maalesef hayallerdeki gibi gerçekleşmedi. Erken oldu, güç oldu.

İkiz gebeliğe rağmen neredeyse mükemmel geçen hamilelik süreci bir peri masalı idi sanki. Erken gelen doğum ise masalın kötü sonu. Risk her zaman vardı, olmayan ise fiziksel elle tutulur bir erken doğum belirtisi. 34. haftaya kadar bir kez bile NST’ye girmeme gerek görülmemişti. Açılma sıfır. Yalancı doğum kasılması hiç yok. Doğurmama 3 gün kalana kadar gezmişim, yüzmüşüm, yürümüşüm; neredeyse yarım dünya olmuş olsam da ilk kez son 3-5 günde şişmişim hafiften. 4-5 günde bir doktor yüzü görüyorum ki hala bariz bir belirti görüp panik olan yok. Ben de bu sebeple pek bir keyifliyim, normalim, son hamilelik günlerimin tadını çıkarıyorum.

Cumartesi günü süslenip püslenip bir arkadaşımın evine gidiyorum. Arkadaş grubumuzla orada toplaşıyoruz, kızlar günü yani İlk defa evden çıkarken ayakkabım olmuyor ayağıma, terlik giyiyorum. Çıkışta ilk doktorumun kontrolü var. Açılma yok, sorun yok, mutlu mesut dönüyoruz eve. Ertesi gün brunch yapıyoruz maaile. Akşamında yine yüzüyorum bir saat kadar. Pazartesi günü yürüyorum. İlk kez bir kırgınlık var üzerimde. Salı günü ikinci doktoruma rutin kontrole gitmem lazım, arayıp kendimi yorgun hissettiğimi perşembe gelsem sorun olup olmayacağını soruyorum; “OK” diyor, riskli bir durumum yok çünkü. Çarşamba gecesi film kopuyor ve sabaha karşı-yani perşembe günü- doktorumla buluşuyorum cidden; ameliyathanede doğum için.

Çarşambayı perşembeye bağlayan gece yarısı, sabaha karşı dört-dört buçuk gibi aniden suyum geliveriyor. Önce tuvalete yetişemedim sanıyorum bu kez. Zira her gece beş-altı kere kalktığımdan aklıma ilk o geliyor. Ama o da ne, sular seller geliyor ve bu normal bir şey değil. Bağırarak eşimi uyandırıyorum; o da yan odada yatan annesini aynı şekilde. Ben ağlıyorum, üçümüz panik yapıyoruz. O kadar çok panik yapıyoruz ki… Hiç bir belirti olmadığından beklemiyoruz bunu, şaşkınız. Sürekli ağlıyorum, titriyorum, bildiğim bütün duaları okuyorum ve karnımı tutuyorum. “gelmeyin nolur gelmeyin daha, henüz çok erken” diye sayıklıyorum. Sanki beni duyup da gelmekten vazgeçeceklermiş gibi.

Eşim doktorumu arıyor. “Hemen acile gidin ben geliyorum” diyor. 10-15 dakikalık Acıbadem yolu sanki saatler sürüyor bana. Acildeyiz. Tekerlekli sandalyayeye alınıyorum. Doğru NST’ye. Doktorum geliyor. İşin ehlini görünce mutlu oluyorum, o an kötü gidişatı engelleyip başka bir çözüm bulabileceğini ümit ediyorum. Ama “hemen almalıyız” diyor. Epidural sezeryana karar veriliyor. Alıyorlar.

Belden aşağım uyuşturulurken sürekli “bu hissettiklerim normal mi?” diye soruyorum. Daha önce yaşamadığım tuhaf şeyler oluyor bana. Artık korkmuyorum ama hala ağlıyorum, hala titriyorum ve hala bildiğim duaları okumaya devam ediyorum. “Eşim nerede?” diyorum. “Birazdan gelecek” diyorlar. “Murat Bey nerede?” diyorum, “Burdayım burdayım” diyor kendisi, rahatlıyorum. “Eşini alabilirsiniz içeriye” demesiyle o da geliyor ve elimi tutuyor. Çok kısa bir süre içinde bi vıyaklama duyuluyor. Ağlamam şiddetleniyor, resmen höykürerek koyveriyorum kendimi. Tüm duygularım dolmuş taşıyor içimden. Başımı kaldırıp bakıyorum aynı anda. Simsiyah bir kafa görüyorum doktorun ellerinde, yüzünü göremiyorum. “Nefes alıyor mu? Nefes alıyor mu?” diye soruyorum bir kaç defa. Sonra ikinci viyaklama ile ikinci siyah kafa. Sağ tarafta bir masaya götürüyorlar ilk kontrolleri ve temizlenmeleri için. Oradan bana getirecekler, ilk öpücüğümü vereceğim yavrularıma, yavrularımın kokusunu içime çekeceğim ilk kez. Ama olmuyor. Büyük bir hızla kucaklayıp götürüyorlar ikisini de, telaşlılar. Bana kimse bir şey demiyor. Eşim elimi tutmaya geliyor tekrar. Yavrularımızın fotoğraflarını çekmişti onlar doğar doğmaz. “Bana koklatmayacaklar mı?” diyorum hayal kırıklığı içinde. O da farkında değil belli ki. Dikişlerim atılırken dışarı alıyorlar, yalnız kalıyorum tekrar, bu sefer miniklerim de yok içimde. Nedense saçma bir neşe geliyor bana, doktorumla muhabbet etmeye başlıyoruz.

Bana şanslı olduğumu söylüyor, zira bir gün önce İstanbul’ daymış kendisi. “Olsun yine de gelirdim hemen” diyor, samimi olduğunu biliyorum. Ona çok güveniyorum. “Yaa Murat Bey, suyum havuzda gelse hakkatten de anlamazmışım, resmen bildiğimiz çeşme suyu gibiymiş” diyorum, gülüyor. “Valla Gülin Hanım neredeyse havuzda doğuracaktınız” diyor. Gülüyorum…

Odama çıktım yavrularım yok. Görevdeki çocuk doktoru odama geliyor, “Solunum sıkıntıları var küveze aldık ama makineye bağlı değiller şanslısınız”. Durum bir iki saate belli olur diyor. Yani benim anladığım kötü bir şey var ama kötünün iyisindeyiz ve en geç bir kaç saate yavrularımı koklayabileceğim.  Bu bütün gün böyle sürüyor, ha bir kaç saate görürsünüz ha akşama derken tüm gün geçti ve yavrularımı göremedim. Yoğun bakımda, küvezdeler ve belli ki bir müddet daha orada olacaklar. Doktor gidip gelip gelişmeleri bildiriyor, bir iyi diyor bir oksijen veriyoruz diyor. Ama çok şükür ki makineye bağlanma durumu yok, anladığımız kadarıyla en ciddi tablo o. Hamileliğimin 30. haftasında erken doğum ihtimaline karşı miniklerimin ciğerleri gelişsin diye bir iğne yapılmıştı bana, bunun faydası çok olmuş; bu sayede makineye bağlı solunum yapmaktan ya da daha ciddi sıkıntılardan kurtulmuş oldular.

Beni yürütmeleri gerekiyor, gitmek istediğim yer yavrularımın yanı tabii. O vakte kadar sadece eşim gördü, fotoğraf ve videolarını çekti, ama ben onlara bakmadım; özellikle bakmadım, ilk önce kendilerini görmek istiyordum çünkü. Koklamak, öpmek, okşamak, yanaklarını yanağıma değdirmek, “yavrummm” demek istiyorum.

İki koluma giriyorlar, zor oluyor. Ama başarıyorum. Yenidoğan yoğun bakımın kapısından giriyoruz, elleri dezenfekte ediyoruz, önlük vs giydiriyorlar bize. Yavaş yavaş ilerliyorum küvezlere. O an anlatılmaz ancak yaşanır. Ama Allah kimselere yaşatmasın.

Acı, hüzün, üzüntü, hayal kırıklığı…

Hepsi hepsi… :((((

O kadar minikler ki…

O kadar kırılganlar ki…

O kadar bana muhtaçlar ki…

Alıp içime geri sokasım geliyor ikisini birden.

Her taraflarından kablolar sarkıyor, onları sarmalıyor. Karınları hızlı hızlı inip kalkıyor. Gözleri kapalı, baygın gibiler. Yıkılmış haldeyim, bayılacağım, gözyaşlarımdan görüşüm bulanıyor, eşim koluma girmese bayılıp düşeceğim. Dünyam başıma yıkılmış sanki, öyle… O an içimden sadece ama sadece höykürerek ağlamak geliyor, höykürerek ağlıyorum ben de…

Yoğun bakımdan dışarı zor alınıyorum, yürüyemiyorum, sadece ağlıyorum. Tekerlekli sandalye getiriyorlar acilen odama götürüyorlar. Sonrası hep ağla ağla ağla geçen saatler. Birisi kapıdan girip bana minnoşlarımın şu anki (7 aylık) hallerinin videosunu izletse, fotoğraflarını gösterse ve dese ki “öyle iyi olacaklar ki sen bile şaşacaksın, üzülme” o zaman üzülmezdim. Zor da olmuş olsa erken de olmuş olsa doğumumun tadını çıkarırdım elbette. Ama insan bilemiyor. Sanki hep öyle kalacaklar sanıyor. İlk defa bu kadar minik bebekler görüyorum zira, ilk defa anne olmuşum, her şey süperken şaşkınım. Ne kadar riskli olsa da ikiz gebelik, hiç sorun yaşamadığım için böyle bir şey de beklemiyordum. Şok halindeyim. O an hala hamile hissediyorum kendimi. Hala hamile halimde olmak istiyorum. Kabullenemiyorum. Ağla ağla ağla…

Kimseye haber vermedik o gün, doğuma giderken eşime “annemle babama da ben çıkınca haber ver” diyorum. Sabahın 6 buçuğunda doğuyor yavrular. Annem ve babam şaşırıyor habere, uçup geliyorlar Ankara’dan  hemen. Öğleden sonra da Lütfi babam geliyor. Eşime çok sıkı sıkı tembihliyorum “aman arkadaşlar duymasın”, şimdi kimseyi görmek istemiyorum. Ertesi gün daha iyi yavrular, ben de daha iyiyim, sağolsun eş-dost-arkadaş geliyor yığınla. Kapımız çiçek bahçesine dönüyor. Sevildiğini hissetmek mutlu ediyor, mutsuzluğu azaltıyor. Yavrularımı da görüyorum tekrar, yine ağlıyorum ama daha güçlüyüm. Hemen alışıyorum sanki bu duruma. Tek bilmek istediğim ne kadar süreceği bu küvez sürecinin.

Ela 2 kilo 50 gr, Nil 2 kilo 150 gr doğdu. 23 Mayıs Perşembe günü 6:33 ve 6:34’de birer dakika ara ile doğdular. Gebeliğimde 34. hafta bitimi idi. İkiz gebeliğe göre 2-3 hafta, tekil gebeliğe göre 6 hafta erken doğmuş oldular. Solunum sıkıntısı sebebiyle 10 gün küvezde kaldılar. Hastaneden onları bırakıp ayrılmak hüzünlüydü. Doğumum miniklerime kavuşma değil de onların benden alınması gibi olmuştu. Bir kolum, bir bacağım alınmış gibi hissediyordum; içimde acı vardı.

Eve geldik. Neticede benim de başımdan büyük bir ameliyat geçmiş idi. Ama benim ne yatıp dinlenecek halim ne de bunun için fırsatım vardı. Lohusalık dedikleri şeyi bilemedim yani. Acıbadem yoğun bakımda küvezlerde yatan kızlarımızı anne ve babası olarak her gün bir sabah bir de akşam olmak üzere iki defa ziyaret hakkımız bulunuyordu. Başka aile üyesi, yakınlar alınmıyordu içeriye. Her gün gittik sabah ve akşam kuzularımızı görmeye. Onlarla konuştuk, sevdik, ilk kez dokunduk minik ellerine ayaklarına. Bir küvezden diğerine koşup durduk eşimle; hem komik hem de acıklı bir yanımız vardı. Kuzularımızın fotoğraflarını çektik, videolarını çektik. Eve geldik, hep o görüntülere baktık izledik, annelerimize babalarımıza gösterdik.

Gece gündüz süt sağdım. Her 2,5-3 saatte bir durmadan süt sağdım. Minik minik sütlerimi taşıdım her gün kuzularıma. Onlara can taşıdım. Bunun farkındaydım.

Yoğun bakımda onları görünce hep ağlıyordum.

Hemşireler “ağlama sütün kesilir” dediler ağlamayı kestim.

Evde sürekli ağlıyordum; yemek yerken, süt sağarken, sağdığım sütleri dondurucuya koyarken, ellerimi yıkarken, uyumaya çalışırken, uyanır uyanmaz, otururken, kahvaltı ederken, hep ama hep ağlıyordum.

Gözlerimden akanlara engel olamıyordum.

İçimden sadece ağlamak geliyordu.

Her şey boştu, her şey yalandı.

Dünya anlamsızdı.

Kızlarım yanımda olsundu, diğer tüm insanlar gereksizdi.

Gözyaşlarımı durduramıyordum. “Ağlama sütün kesilir” dediler sustum, ağlamadım.

Bir hafta içinde yaşandı bunlar ve bitti.

Artık ağlamıyordum.

Kızlarımı ziyarete gülerek gidiyordum, onlara çok çok iyi bakıldığını gördükçe rahatlamıştım. Hatta onları şöyle kucağımı dolduracak kadar büyütüp öyle versinler diyordum; o kadar miniktiler ki doğru düzgün tutamam, onlardan daha iyi bakamam sanıyordum. Dokuzuncu gün ilk emzirme denemesi için hastaneye çağırdılar. Yoğun bakımda küvezlerin ortasında bir sandalyeye oturup sırayla emzirdim kuzularımı. Gözlerimden akıyordu tekrar, yaşlarım miniklerimin yanaklarına düşüyordu. Hem mutluluk hem hüzün. İlk koklamam, ilk öpücüklerim o gün oldu nihayet.

Ertesi gün yoğun bakımdan çıktılar, odaya alındılar ve ben de onlarla kalmak üzere yeniden hastaneye yattım.

İki gece üç gün hastanede kaldık yine onlarla aynı odada bu kez.

Yeni doğum yapmışım gibi

Uzmanannem notu..

İkizler şimdi ne mi yapıyor?

Siteyi ziyaret edin..

www.dubleanne.com

Related posts